Aliya İzzetbegovic’in Sanat Anlayışı Ekseninde Aida Begić Sinemasına Bakış

Aliya’nın din ve materyalizm arasında yapmış olduğu müzakerelerde sanat, dinin bütün metafizik ve ruhsal anlamlarının hayat bulduğu bir olgu olarak ifade edilmektedir. Temel gayesi herhangi bir güzel olanı, bir eseri ortaya çıkarmak olmayan sanat, eserin ortaya çıkarılmasında ve ardından temaşa edilmesinde sanatsal tecrübenin ruhsallığına erişmeyi merkeze almaktadır. Bu tecrübe esnasında sanatçı-izleyici ayrımının ortadan kalkması ve bu iki paydaşın bütünleşmesi sanatın temel özellikleri arasında bulunmaktadır.

Aliya “Zıddiyetler Cetveli”nde İslam’a, din ve materyalizm arasında bir konum biçerek İnsan’ın ruh ve maddeden müte-şekkil olduğunu gösterir. Üçüncü bir yol olarak altını çizdiği İslam’ı Kur’an-ı Kerim’de vurgulandığı gibi “vasat” olarak ni-telemektedir. Sanat dine yakınlık gösteren tüm nitelikleriyle birlikte Aliya’nın yapmış olduğu mülahazalarda “üçüncü yol” bağlamında konu edinilmemiştir. Değerlendirmelerin çoğu ilim-sanat karşıtlığı çerçevesinde oluşmuştur. İlim/bilim; zekâ, öğrenmek/keşfetmek ve tabiat üzerinden materyalizme kapı aralarken, sanat; ruh, tefekkür ve varlığın hakikati üzerinden dine ulaşmaktadır. Doğu ve Batı Arasında İslam eserinde sanatın bu noktaya intikali büyük oranda Ortaçağ Hıristiyan dün-yasında ve Sovyetler Birliği’nde sanata verilen anlam ve konumlandırmaların örnekliğinde söz konusu olmaktadır. Burada yapılan sanat tarifinin İslam estetiği perspektifine olan yakınlığı kaçınılmaz olmakla birlikte, İslam medeniyetindeki sanat-zanaat birlikteliğini göz önünde bulundurmak daha ideal bir sanat anlayışının oluşumunu destekleyecektir. İşte bu noktada “üçüncü yol” yaklaşımı doğrultusunda bir sinema pratiğine yaklaşan Aida Begić’in filmleri çözümlenecektir. Zaman’ı neden-sonuç ilişkisi eksenindeki kronolojik ve modern işlevinden uzaklaştıran Begić, içinde bulunulan an’ın geçmişe ve geleceğe açılabilen bir ruhsal deneyime dönüşmesini sağlamaktadır. Neticede Aliya İzzetbegovic ve Aida Begić ortaya koydukları teori ve pratik ile sanatı yaşadıkları coğrafyaya hâkim olan faydacı tutumlar karşısında var edebilmişlerdir.

Aliya İzzetbegoviç’in İslam Dünyasına Bakışı

Bosna’nın ilk devlet başkanı olarak Aliya İzzetbegoviç’in İslam ve İslam dünyasındaki Müslümanların düşüncesine dair görüşleri, İslam dünyasında ve tüm kürede yaşanan bireysel ve toplumsal krizleri sorgulayarak alyternatif çözümler üretme çabasındadır.Krizden çıkış için çözüm islam’ın bilim, anlayış, hoş görü ve köleliğin ortadan kaldırılması, Kur’an sünnet ve peygamberin hadisinde gerekli görülen demokratik dünya anlayışı(kavramı) şeklinde İslam’ın teklif ettiği “orta yolun” kabulüdür.  Gerçek muvahhid, pasif bir çileci olmayan veya sadece maddeye meyil göstermeyen özgür bir adamdır. Bu insan tiranlığa ve köleliğe karşı savaşta aktif olan ve aynı zamanda içsel özgürlüğe de önem veren insandır. Başkan İzzetbegoviç’e göre bu İslami orta yol insanlığın krizine bir alternatiftir.

İzzetbegoviç’in “Ahlakı, Kaderi ve Teslimiyeti”

İzzetbegoviç bütünlük içerisinde değerlendirildiğinde ortayol kavramı ile karşılaşırız. Ortayol İzzetbegoviç’de “ümmet-i vasat”ın karşılığıdır. İslam’ı ne idealist ne de materyalist olarak tanımlamayan ancak hem ideanın hem de maddenin insan fıtratı üzerindeki etkilerini kabul eden, bunları tevhid eden; fakat İslam’ın bunların toplamından daha fazla, daha nitelikli ve insan fıtratına uygun, ucu açık bir “şey” olduğunu kabul eder. İslam Batı’nın “religion-din” anlayışından daha fazla bir “şey”dir. İzzetbegoviç’in çağrısı Batı Kültürü ve özellikle yıllarca materyalist dayatma altında kalmış Müslüman topluma ve aynı zamanda bütün insanlara yapılan bir çağrıdır. Hayvani tarafımıza ait olan bilimin (ve hatta felsefenin) aksine; din, ahlak ve sanat İzzetbegoviç’in sadece insan özüne ait olarak gösterdiği ayırt edici özelliklerdir. İzzetbegoviç’e göre insan yaptığı değil istediği ve meylettiği şeydir, ahlaka uygunluk doğru hareket değil doğru niyettir; kısaca ahlak hareket tarzı değil istektir. İzzetbegoviç’e göre insan ile dünya belirli bir nispet, anlaşılabilir bir mütekabiliyet içerisinde değildirler. İyi ve doğrudan yana bir tutum alışımıza rağmen irademiz dışında gelişen olaylarla bedenen ve ruhen müthiş bir ıstırap çekmemiz mümkündür. Bu durum insanı “kötümserlik, isyan, ümitsizlik, lakaytlık, sığ iyimserlik, nihilizm”e götürebildiği gibi “Allah’ın İradesi’ne yani kadere teslimiyete” de yönlendirebilir. Teslimiyet pasiflik veya olan-bitene fiili teslimiyet değil; gayret ve neticenin kabulüdür. Allah’ın İradesi’ne teslimiyet hayatı ve ıstırabı olduğu gibi idrak etmek ve tahammül ve sabra bilinçli olarak karar vermek demektir. İnsanın hürriyeti de bu bilinçli kabulden itibaren başlamaktadır. Bu durumda teslimiyet kötümserliğin ötesinden gelen bir nurdur. İzzetbegoviç, bütün tezleri ile adeta bir bir imtihan edilmiş ve bu imtihan hepimizin ve tüm insanlığın gözleri önünde cereyan etmiştir.

İslam Dünyasını Yeniden Kurmak: İslamcı Bir Dilin ve Hareketin Zemini Olarak Aliya’nın Düşüncesi

Aliya İzzetbegoviç yirminci yüzyıl İslamcılık tarihi açısından istisnai bir yere sahiptir. Bu özel konum onun ve arkadaşla-rının Bosna Savaşı sırasında verdiği destansı mücadeleye indirgenemez. Zira Bosna’da yirminci yüzyılın son çeyreğinde yaşananlar, Müslümanların tarihinde ne ilktir ne de son. Aliya’nın olağanüstü rolü, onun siyasal ve askeri olanla sınırlana-mayacak entelektüel katkılarında ve bu katkıların özgünlüğünde yatmaktadır. Aliya’nın İslam anlayışı, sosyal bilimlerdeki ve felsefedeki Doğu-Batı karşıtlığıyla hesaplaşması ve onu aşmasıyla benzerlerinden ayrılmaktadır. Bu tebliğde, Aliya İzzetbegoviç’in İslamcı düşünceyi temellendirmekte kullandığı bütüncü(l) yaklaşım ontolojik ve epistemolojik boyutlarıyla ele alınacaktır. Dolayısıyla bu tebliğin konusu, Aliya’nın Batı felsefesine içkin olan dikotomilerle nasıl hesaplaştığı, bu çerçeveden hareketle İslami düşünceyi nasıl temellendirdiği ve bu düşünceyi İslamcı mücadelenin temeline nasıl yerleş-tirdiğidir. Bu haliyle Aliya İslamcılığının uçlara kaymak ya da çekilmek yerine, “hayatın gerçeğine” nüfuz etmeye çalıştığı söylenebilir ki, bu vasıf, onun düşüncesine çağdaşı pek çok İslamcının sahip olmadığı bir derinlik, doğallık ve “hakikilik” kazandırmıştır.