Islam Birliği İdealine mülhem Genç Müslümanlar Örgütü ve Kadın Kolu

Osmanlı’nın Balkanlardan çekilmesinden ve özellikle I. Dünya Savaşından sonra uzun süre maddi olarak fakir, dini ve milli kimlikleri konusunda perişan duruma getirilen Müslüman Boşnak gençleri arasında – bir taraftan oldukça agresif komünist-ateist propagandası, diğer taraftan aynı derecede agresif nazzi propagandasına tepki göstermek amacıyla, II. Dünya Savaşı arefesinde 1939 senesinde Genç Müslüman Örgütü kurulmuştur. Bu bildiride, Mısır’da Al-Azhar Ünivesitesi’nde eğitim alan birkaç gencin etrafında toplanan grubun ana fikirleri, amaçları ve düşünce kaynaklarını belirledikten sonra kadın kolunun kurulması, kurucuları, üyeleri, ana fikirleri, II. Dünya Savaşı sırasındaki faaliyetleri ve Komunist Yugoslavya’daki akibetleri (mahkemesiz cezalandırmaları, ‘Kamuya Yararlı (mecburi) Çalışma’ cezaları); örgüt üyeleri arasında devam eden, hatta çocukları ve torunları arasında korunan dostluk irtibatları hakkında kısa bilgiler verilecektir. İslam Birliği İdealini bir ideoloji ve örgütten öte yaşam tarzı olarak kabul eden ve zor şartlar altına kendi evlerinde, ailelerinde yaşatan Genç Müslümanlar üyeleri örneğinden hareketle; tüm zor şartlar, engellemeler ve yasaklar karşısında küçük ortamlarda da olsa yine de dürüst, ahlaklı, toplum içinde itibar gören ve topluma yararlı bireylerin eğitilmesinin mümkün olduğunu göstermeye çalışacağız.

Aliya İzzetbegoviç’in Bir Siyasi Projesi Olarak SDA

Osmanlı Devleti 1878 yılındaki Berlin Antlaşması ile birlikte Bosna-Hersek sancağının yönetimini Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna devretmiş, bu tarihten sonra Bosna-Hersek sancağı Müslümanların yönetiminden çıkmıştır. Akabinde Bosna-Hersek önce Yugoslavya Krallığı, sonrasında Yugoslavya Federasyonunun yönetimi altında uzun yıllar idare edil-miştir. Bu zaman aralığında Müslümanlar daima dışlanan ve hor görülen bir halk olmuştur. Bu duruma son verilmesi ge-rektiğini düşünen Aliya İzzetbegoviç ve yol arkadaşları daha hapishanedeyken Müslümanların bir siyasi oluşuma gitmeleri gerektiğine karar vermişlerdir. Hapishane hayatı sona erdikten sonra İzzetbegoviç ve yol arkadaşları bu kararlarını hayata geçirip, Demokratik Hareket Partisi‘ni (SDA) kurarlar. Akabinde SDA girdiği ilk seçimi kazanır. Aliya İzzetbegoviç Cumhur-başkanı olarak seçilir. Bununla birlikte kendilerine olan güvenlerini tekrar kazanan Bosna-Hersekliler, diğer halklar gibi bağımsızlıklarını ilan ederler. Bağımsızlık sonrasında başlayan savaş ile birlikte, SDA halkı organize eder. Savaş bittikten sonra yapılan seçimlerde SDA tekrar seçimleri kazanır. Ülkenin gerek kuruluşunda gerekse bağımsızlık hareketinde önemli roller oynar. SDA, İzzetbegoviç‘in lideri olduğu dönemde girdiği tüm seçimlerde birinci parti olur. İzzetbegoviç‘in görevini bırakması ve sonrasında vefatı ile birlikte partide ayrışmalar başlar. Süleyman Tihiç 2001 yılından günümüze kadar partinin genel başkanlığını yapmaktadır. Aliya İzzetbegoviç‘in bir siyasi projesi olan SDA kuruluşundan günümüze kadar kesintisiz olarak Bosna-Hersek’in yönetiminde bulunmuş ve önemli roller oynamış bir siyasal partidir.

Ali İzzetbegoviç’te Ütopya ve Dram

Ali İzzetbegoviç sıradan bir bilim adamı, bir düşünür değil, genel kabule göre de bilge bir insandır. Bilgelik, insanî sorunlara makro düzeyde bakabilmek demektir. Gerçekten de İzzetbegoviç böylesi bir bakışa sahiptir. Birçoğu güncel sosyal hayatın yansıması olan ve dolayısıyla dagenel geçer gözüken bakışların ötesinde beşeri sorunlarımızı kapsamlı ölçeklere oturtabilen müstesna bir insandır. O, bu ölçeklendirme bağlamında bir kısmı hemen herkesçe bilinen ama yepyeni bir kavramsallaştırma ile kullanıma konan ikili anlam kategorileri ortaya koymuştur: Yaratma ve evrim, kültür ve medeniyet, Din ve materyalizm, ütopya ve dram bunların en önemlileridir. Ben tebliğimde “Ütopya ve Dram” kültür matriskleri üzerinde durmak istiyorum.

Bilindiği üzere ütopya, en azından Antikçağdan günümüze belli filozofların ideal toplum kurgularını ifade etmede kullanılan bir kavramdır. Platon’un Devlet’i, Bacon’ın New Atlantis’i, Campenella’nın Güneş Devleti, gibi. Bir tiyatro kavramı olan Dram ise hayatın marjinal yönlerini ortaya koyan komedinin ve trajedinin yaklaşımlarını karşılık, hayatı olduğu gibi ele alan bir tiyatro tipidir. İzzetbegoviç kavramların etimolojisine sadık kalmak kaydıyla bu kavramlara kendi dünya görüşü içinde yepyeni anlamlar yüklemiştir.

Buna göre insanlık tarihi boyunca iki temel eğilim vardır: Ütopya ve Dram. Dram, insan tabiatına ve fıtratına uygun hayat biçimidir. Ütopya, ise fıtri yapıyı bozup her şeyi yeniden kurmaktır. Bu kurgu keyfidir, nefsin isteklerine bağlı zekâya dayalı bir iştir. Yani burada ütopya belli filozofların bir düşünce setsimi değildir, genel bir hayat modelidir. Ana yapısı itibariyle din, ahlak, sanat, drama ile; bilim, medeniyet, vb daha çok ütopya ile ilgilidir.

Ali İzzetbegoviçe göre belki daha önemli olan bütün beşeri olgularımızı, bu ikisinin de kendince düzenlemek istemeleridir. Dolayısıyla da her şeyin bir ütopik ve bir dramatik biçimi vardır. Mesela buna göre iki tür ahlak vardır: Ütopik ahlak, dramatik ahlak. Aileye iki tür bakış vardır vb. Maalesef modern dünyada her şeye ütopyanın kurgusallığı hâkim olmaya çalışıyor. Bizi bundan kurtaracak yegane alternatif dindir.

Aliya İzzetbegoviç’in Siyaset Felsefesi ve İslam

Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), yirminci yüzyılda yetişmiş, farklı konulardaki özgün yaklaşımlarıyla İslam düşüncesine önemli katkılar sağlamış bir düşünürdür. O, İslam dünyasının pek çok meselesi ile ilgilenmiş, çözüm üretmek için fikirler sunmuştur. İslam dünyasında tespit ettiği ve çıkış yolu aradığı en önemli meselelerden birisi, Müslüman toplumlarda inanç, ahlak ve siyaset konularında inanç ile pratik arasında oluşan mesafedir. Başka bir deyişle Müslüman toplumlarda zaman içerisinde farklı sebeplere bağlı olarak oluşan “olan” ile “olması gereken” arasındaki büyük mesafe, Aliya İzzetbegoviç’in siyaset felsefesinin de en önemli meselesidir. Bosna-Hersek Cumhuriyetinin cumhurbaşkanlığı ve arkadaşlarıyla birlikte kurduğu Demoratik Hareket Partisinin genel başkanlığı görevini de yürütmüş olan İzzetbegoviç’in siyasal pratiği, ahlak, in-san, tarih ve İslam ile ilgili görüşlerine bağlı düşüncesinden kaynağını almıştır. İslam’ın ahlâki temeline dayanarak siyaset üretme inancı ve çabası, onun siyaset felsefesinin en önemli özelliklerinden birisidir. Böylece düşüncesi, inancı ve pratiği ile İslam’ın kurucusu olduğu bir siyaset felsefesinin yeniden gündeme gelmesine ve imkanlarının tartışılmasına önemli katkılarda bulunmuştur. Bu tebliğde, Aliya İzzetbegoviç’in siyaset felsefesinde “olan” ile “olması gereken”, “araç” ile “amaç” arasındaki ilişki, ahlakî bir temelde yeniden tartışılmakta ve kurulmaktadır.

Medeniyet Tartışmalarına Anti Ütopyacı Bir Yaklaşım: Aliya İzzetbegoviç Örneği

Bu çalışmanın temel ilgi alanı son yıllarda özellikle Müslüman sosyal bilimciler tarafından sıklıkla gündeme getirilen; me-deniyet tartışmalarına, Aliya İzzetbegoviç’in metinleri ve siyasal pratikleri üzerinden nasıl bir perspektif geliştirilebileceği sorusudur. Bu bağlamda medeniyet-kültür ve medeniyet-teknik gerilimlerinde İzzetbegoviç’in nasıl bir konum aldığı ve bu konumun siyasi konjonktüre bağımlı olarak son yıllarda gündeme gelen medeniyetin ihyası/inşası söylemlerinin neresine denk düştüğü analiz edilecektir. İzzetbegoviç’in içinde bulunduğu siyasi, sosyal ve tarihsel durum dikkate alınarak yapılacak olan çalışma aynı zamanda İzzetbegoviç’in sosyal bilimlerin çetrefilli bazı konularına dair kendine özgü yaklaşımlara sahip olduğunu ve Türkiye’deki sosyal bilim geleneğinde bu yaklaşımların yer etmesi gerektiğini de savlamaktadır.

Aliya İzzetbegoviç Düşüncesinde Din Ve İslam

Aliya İzzetbegoviç’e gore Doğu ve Batı düşüncesi birbirinden farklı iki paradigmadır. Dolayısıyla da iki ayrı dünyadır bunlar. Din (religion) daha ziyade Batı düşüncesini çağrıştırır ve şuur veya bilinç odaklı bir anlam dünyasını berbarinde taşır. Oysa İslam, teslimiyet merkezli bilgi-değerve varlık paradigmasını kapsar. Kültür, medeniyet, ahlak bu tasavvurun uzantıları veya sözkonusu bütüne götüren tali yolların adıdır. Öte yandan uygarlık, eğitim ve teknoloji ise Din düşüncesinin sonuçlarıdır. Din olarak İslam mümtaz özellikleri olan değer varlığı insanı ve sonuçta made ve ruh bütünlüğünü yüceltir. Din ise, bilinç, inanç (belief) ve maddde tassavvuru üzerinden varlık gösterir. Böylece, bilgi, inanç ve iman üçlüsü farklı anlamlarla bu iki paradigmada öne çıkar.